16 Aralık 2014

GABRIEL GARCIA MARQUEZ: ŞİLİ'DE GİZLİCE

Kitap adı: Şili'de Gizlice
Orijinal adı: La Aventura de Miguel Littin, Clandestino in Chile
Yazar: Gabriel Garcia Marquez
Çevirmen: İlknur Özdemir
İlk yayınladığı sene: 1986

Yayınevi: Can Yayınları (1. Baskı-1996)
Sayfa sayısı: 158
ISBN: 975-510-705-3







Büyük yazarların kült eserlerini okumak tabii mühim ama bu tarihe geçmiş kalemlerin daha arka planda, daha gölgede kalmış kitaplarını keşfetmek de bir o kadar heyecan verici çünkü adeta size o yazarın kıyıda köşede bıraktığı farklı izlerin peşinden gitme keyfini de yaşatıyor...

Şili'de Gizlice işte böyle bir kitap benim için. Nobel Edebiyat Ödüllü Marquez'in alışık olduğumuz o zengin anlatımının, bu kez işin içine gerçek yaşamın karıştığı bir çerçevede karşımıza çıktığı bu eser, aslında 18 saatlik bir röportaj ve onun 600 sayfalık deşifre notlarından damıtılmış heyecan dolu, sürükleyici bir serüven hikayesi. 

Hikayemizin kahramanı Miguel Luttin, Pinochet'nin 1973 senesindeki kanlı askeri darbesine kadar Şili'nin en tanınmış film yapımcılarından biri, eserleri Latin Amerika sinemasının en seçkin örnekleri arasında gösterilen bir sanatçı. Luttin Pinochet darbesi sonrasında Şili'den kaçmak zorunda kalıyor ve ülkeye dönmesi yasaklanıyor. Luttin, 1985'te Uruguaylı bir iş adamı kisvesi altında, sahte bir pasaport ve kimlikle Şili'ye geri dönüyor ve diktatörlük rejimi altında yaşayan Şililerin yaşamına dair üç kısa belgesel çekiyor. Kimliği ortaya çıkmadan çok kısa önce de Şili'den ayrılmayı başarıyor.

Gabriel Garcia Marquez'in Luttin'le bu serüven sonrası yaptığı röportajdan yola çıkarak yazdığı Şili'de Gizlice işte bu gizli ve yasak ziyaretin heyecanını an be an yaşatan ama aynı zamanda acımasız, zalim ve tarihe kapkara bir leke olarak geçmiş Pinochet rejiminin iç yüzünü ortaya koyan güçlü bir eser...

Derim ki, Marquez'i sadece Yüzyıllık Yalnızlık, Kırmızı Pazartesi, Kolera Günlerinde Aşk ile sınırlı tanımayın ve Şili'de Gizlice'nin satırlarında üstadın bir röportajı nasıl edebiyata ulaştırdığını da keşfedin....


2 Aralık 2014

MUSTAFA GÜNERİ: HASANOĞLAN HATIRASI

Kitap adı: Hasanoğlan Hatırası
Yazar: Mustafa Güneri
İlk yayınladığı sene: 2014

Yayınevi: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları  (1. Baskı 2014)
Sayfa sayısı: 214
ISBN: 978-605-332-210-8









Cumhuriyet döneminden bu yana geçen zaman dilimi içinde, bu toprakların kaderini en olumsuz etkileyen gelişmenin, Köy Enstitülerinin kapatılması olduğuna inanmışımdır. Bu nedenle de, Köy Enstitülerine ilişkin tüm kitapları, anıları, araştırmaları doymak bilmez bir iştahla okumuşumdur. Bu konuda bu kadar çok kaynak elimden geçmiş olmasına rağmen, Hasanoğlan Köy Enstitüsü Sanatbaşı Mustafa Güneri'nin bu sene yayınlanan bu eseri, bu eşi örneği bulunmaz eğitim girişimi ile ilgili beni en çok etkileyen kaynak oldu.

Mustafa Güneri'nin enstitünün kuruluşu 1941'den kapanışı 1951'e kadar olan döneme ilişkin bizzat çektiği yüzlerce fotoğrafla desteklenmiş bu hatırat, Köy Enstitüleri girişiminin dönemin ne kadar büyük bir projesi olduğunu ortaya koymakta bu alandaki diğer eserleri fersah fersah geçiyor. Yazıyla anlatılan özverinin gözle görülmesini sağlıyor. Kurak, tek bir ağacın bile filizlenmediği, kaderine terkedilmiş bomboş bir arazide, yarışmayla seçilmiş mimari projelerin sadece öğretmen ve öğrencilerin emekleriyle hayata geçerek çağdaş bir medeniyete dönüşünü fotoğraflarla adım adım izliyorsunuz.... O imece ruhunu siyah beyaz karelerdeki gözlerde farkediyorsunuz... İkinci Dünya Savaşı'nın dünyayı kasıp kavurduğu, Türkiye'yi yokluklara sürüklediği karanlık bir dönemde, olmaz deneni başarma inancını aşılayan ve o inancı hayata geçiren Cumhuriyet ruhunu özlemle tadıyorsunuz....

Her cumartesi öğrenci ve öğretmenlerin karşılıklı olarak birbirleri hakkında geri bildirim vermesi; her enstitünün kendi bölgesindeki kaynak ve ihtiyaçlara göre uygulamalı eğitim sunması (örneğin bölge arıcılık için uygunsa arıcılık eğitimi verilmesi, yok eğer marangoz ihtiyacı varsa, marangozluk eğitimi verilmesi), köy evlatlarının Sofokles'in Kral Oedipus'unu tiyatroda sahnelemesi, heykeller yaratması, öğretmen-öğrenci-devlet erkanı hiyerarşisinin yerini eşitliğe bırakması, mezun olan öğrencilerin köylerine dönüşte maaşa bağlanıp, toprak reformu ile toprak sahibi yapılması..... Bugün bize hayal gelen ne girişimler, ne projeler.... ve işte bu yapılanların yaratacağı bilinçlenmeden korkanların baskısıyla herşeyin bir anda sonlandırılması.....

Bu eseri okurken, Köy Enstitülerini yaşama geçiren vizyona hayran olmamak elde değil... Edebiyatta, mimaride, tıpta isim yapmış ünlü insanların bu enstitülerde gönüllü çalışmalarına ve katkılarına şükran duymamak elde değil.... ve tabii ki, ülkemizin makus tarihini değiştirebilecek bu girişimi engelleyenleri de lisan-i münasibiyle anmamak elde değil!!!!

Bu eseri alın, saklayın... çünkü gün gelecek, iyice inanılmaz olacak bu yapılanlar... Güzel fakat çok kısa bir yaşanmışlık olduğunu unutmamak için, gelecekte bir gün yeniden başlatmaya lazım gelen inanç için, alın, okuyun ve saklayın....

İsmail Hakkı Tonguç ve Hasan Ali Yücel'i rahmetle anıyor, bu girişimi engelleyenlere ise tarihin karanlık sayfalarında yerleştikleri o meşum yerde insanlığın vicdani değerlendirmesiyle başbaşa bırakıyorum.....

Bu kitabı satın almak isterseniz tıklayınız

23 Kasım 2014

JEAN GIONO: AĞAÇ DİKEN ADAM

Kitap adı: Ağaç Diken Adam
Orijinal adı: L'homme Qui Plantait Des Arbres
Yazar: Jean Giono
Çevirmen: Didem Nur Güngören
İlk yayınladığı sene: 1953

Yayınevi: Everest Yayınları (1. Baskı 2014)
Sayfa sayısı: 59
ISBN: 978-605-141-782-0







Kısacık bir hikaye bu... 59 sayfa ama neredeyse yarısı Oğuz Demir'in illüstrasyonları... Yutarcasına okuyup bitirmesi 20 dakika sürüyor, bilemedin yarım saat... Ama o yarım saat bile yetiyor insanoğlundan yeniden umutlanmaya....

1987 senesinde Kanada'da animasyon film olarak da beyazperdeye uyarlanan, 2006'da ise İskoçya'da tiyatroya uyarlanarak sahnelenen bu öykü, Jean Giono'nun ekolojik bilinçlenmenin öncüsü olarak konumlanmasını da beraberinde getirmiş.

Öykü, Fransa'nın Provence yöresindeki çorak dağları kendi imkanlarıyla ağaçlandıran bir çobanı anlatıyor. Yazarın doğaya odaklı hümanizminin en güçlü örneklerinden biri kabul edilen öykü, bu çobanın gerçek bir kişilik mi yoksa fiktif mi olduğu sorusuyla okuru baş başa bırakarak sonlanıyor... Kitapta bu sorunun cevabı var, o yüzden ben yazmayayım.... Ama eminim ki, bu öyküyü okurken, için için o çobanın gerçek bir insan çıkmasını dileyeceksiniz, orası kesin....

Etrafımızı saran betondan, gökyüzünü görünmez kılan gökdelenlerden, yeşile düşmanların her geçen gün kesinleşmiş gibi duran zaferinden nefessiz kaldıysanız, bu öyküyü okuyun... yeniden ümitleneceksiniz... kendinizi güçlü hissedeceksiniz.....

17 Kasım 2014

WILLIAM F. ENGDHAL: ÖLÜM TOHUMLARI

Kitap adı: Ölüm Tohumları
Orijinal adı: Seeds of Destruction
Yazar: William F. Engdahl
Çevirmen: Özgün Şulekoğlu
İlk yayınladığı sene: 2007

Yayınevi: Bilim + Gönül (4. Baskı 2013)
Sayfa sayısı: 294
ISBN: 978-9944-0906-9-8








Eğer siz de benim gibi, neden artık Türkiye'de köylüler birbirine tohum satamıyor, neden tarım açısından 60-70 sene önce bile kendi kendine yetebilen bu ülke, bugün neredeyse samanını bile ithal ediyor diye soranlardansanız, aradığınız yanıtlar bu kitapta.....

Bağımsız iktisatçı ve araştırmacı gazeteci William F. Engdhal'ın Prof. Oktay Sinanoğlu'na ithaf ettiği bu kitap, ilk bakışta komplo teorilerinden derleme izlenimi bırakıyorsa da, her bölümünün sonundaki en az 2 sayfalık kaynakçasının da ortaya koyduğu gibi, aslında gözümüzün önünde olup bitenlerin kanıtlarla birleştirerek özetlenmesinden ibaret. Ve kitabın karşımıza getirdiği tablo son derece ürkütücü, son derece umutsuzlaştırıcı maalesef....

2008'de Robert Kenner'in ünlü belgeseli Food Inc.'i seyrettikten sonra gıda sektörüne son derece kuşkuyla yaklaşmaya başlamış, o günden beri hiçbir fast food dükkanına adım atmamış, işlenmiş gıdalardan elinden geldiğince uzak durmuş bir birey olarak, Ölüm Tohumları'nı okuduktan sonra adete kendimi köşeye sıkışmış hissettiğimi, kaçabileceğim hiçbir yer neredeyse kalmadığını korkarak farkettiğimi itiraf etmeliyim... Çünkü bu kitabın sayfalarını çevirdikçe, planlaması 1900'lerin başlarından bu yana devam eden küresel politikaların "başarılı" uygulamaları nedeniyle, Anadolu'nun ücra bir kasabasının fırınından aldığımız bir ekmekte bile genetiği ile oynanmış buğdayların izini bulacağımızı öğreniyoruz.....

Her ne kadar insanı ümitsizliğe sevkeden, içini karartan, köşeye sıkışmış hissettirten bir kitap olsa da, "bilmemek bilmekten iyidir" felsefesini güdenlerden değilseniz, okumanızı tavsiye ediyorum.... Çok başarılı denemeyecek tercümesine rağmen, bu kitap kafanızdaki bazı sorulara cevap verecek, hatta büyük ihtimalle aklınıza bugüne kadar hiç gelmemiş soruları da düşünmenize yol açacaktır.... Bu sorular ve yanıtlar çözüm sağlar mı o bilinmez ama bilinçlenmeye bir adım daha yaklaşmak niyetindeyseniz, Ölüm Tohumları'nın kütüphanenizin raflarında yer almasında fayda var....

6 Kasım 2014

PATRICK MODIANO: BİR SİRK GEÇİYOR

Kitap adı: Bir Sirk Geçiyor
Orijinal adı: Un Cirque Passe
Yazar: Patrick Modiano
Çevirmen: Filiz Nayır Deniztekin
İlk yayınladığı sene: 1992

Yayınevi: Varlık Yayınları (1. Baskı 1993)
Sayfa sayısı: 126
ISBN: 975-434-109-9








Fransız edebiyatını yakından takip etmeye çalıştığını iddia eden biri olarak, Patrick Modiano'nun daha önce hiçbir kitabını okumamış olmam ve hadi itiraf edeyim, 2014 Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazandığı açıklanana kadar adını bile duymamış olmam sanırım benim utancım olarak kalacak. 1972'de Académie Française, 1978 senesinde ise Prix Goncourt ödülü kazanmış olan ve günümüzün Marcel Proust'u olarak adlandırılan Patrick Modiano'yu işte bu utancı hissederek, en hızlı bulabildiğim ilk kitabı olan Bir Sirk Geçiyor ile tanımaya çalıştım.  

Yazarın tüm eserlerine hakim olduğu söylenen gizemli bir geçmişin izini sürme ve kimlik bunalımı temaları ile Paris'in adeta Google Map'e rakip olacak kadar detaylı topografik anlatımı, bu kitapta da yoğun bir şekilde kendini ortaya koyuyor. 

Genç bir erkek, babasının gizemli geçmişi ve belirsiz geleceğinin yarattığı buhranlı denebilecek bir ortamda, genç bir kadınla tanışır. Genç kadın da, gizem kavramının adeta vücut bulduğu karmaşık ve karanlık bir yaşam sürmektedir. Paris'in sokaklarında birlikte geçirdikleri bir hafta bile sürmeyen ve çok ani bir şekilde sona eren günlerin anlatımı olan bu kitap, bir yandan da Fransız kültürünü, sosyal yapısını, iletişim tarzını yansıtmak açısından hayli "yerel" kalıyor. 

Kitaptaki akışın ritmindeki yavaşlığa rağmen, kendini heyecanla okutan bu kitap, benim gibi Patrick Modiano'yu keşfetmek isteyenler için iyi bir ilk adım olacaktır: kısa, vurucu ve yazarın "alametifarika"larının hepsini içeren... Yazarla devam edip etmeme kararını vermek adına, Bir Sirk Geçiyor'dan daha uygun bir eser düşünemiyorum.













23 Ekim 2014

J.D. SALINGER: ÇAVDAR TARLASINDA ÇOCUKLAR

Kitap adı: Çavdar Tarlasında Çocuklar
Orijinal adı: The Catcher in the Rye
Yazar: J.D. Salinger
Çevirmen: Coşkun Yerli
İlk yayınladığı sene: 1951

Yayınevi: Yapı Kredi Yayınları (35. Baskı 2013)
Sayfa sayısı: 198
ISBN: 978-975-363-636-9







Yayınlandığı günden bu yana toplam 65 milyon kopyası satılan, saygın kurumlar tarafından 20. yüzyılın en iyi 100 İngilizce romanı arasında sayılan bu klasiği maalesef çok geç keşfettim. Ve ilk satırını okuduğum andan itibaren de ergen başkaldırısının ikonu haline gelmiş olan kahramanımız Holden Caulfield'ın müptelası oldum diyebilirim....

Yetişkinlere yönelik olarak yayınlanmış bu roman, asıl ilgiyi gençlerden toplamış olmakla birlikte, 1961-1982 yılları arasında, ABD'de liselerde ve kütüphanelerde yasaklanmış. Ama her yasakta olduğu gibi, bu durum, kitaba duyulan ilgiyi arttırmaktan başka bir işe yaramamış.

Kitap, 13 yaşındaki Holden Caulfield'ın yaşamındaki 2-3 günlük bir dönemin iç sesini dile getiriyor. Böyle bakınca kitabın neden bu kadar ilginç ve etkileyici olduğunu kavramak güç oluyor ama sanırım iyi yazarlık dedikleri de bu olsa gerek.

Holden, tam asi bir ergen: iletişim kurmakta zorlanan, dışlanmış hisseden, herkesi ve herşeyi anlamsız bulan.... Ama onu seviyorsunuz okudukça düşüncelerini.... Kitap, onun düşüncelerini aynı kafasından geçtiği şekilde, git-gelleriyle, çelişkileriyle, konudan konuya atlayışlarıyla dile getiriyor. Ve dışa vuran başkaldırının altında, sımsıcak bir düşünce silsilesi keşfediyorsunuz... Holden'ı bulup, seni anlıyorum ve haklısın demek istiyorsunuz onu yatıştırmak için....

Bu klasiği henüz okumadınızsa, daha fazla geç kalmayın derim.... Uzun zamandır okuduğum en etkileyici ve içime işleyen romandı diyebilirim hiç tereddütsüz....


Bu kitabı satın almak isterseniz burayı tıklayınız

20 Ekim 2014

YILDIRIM BÜKTEL: MOĞOLİSTAN GÜNLÜĞÜ

Kitap adı: Moğolistan Günlüğü
Yazar: Yıldırım Büktel
İlk yayınladığı sene: 2012

Yayınevi: E Yayınları (1. Baskı 2012)
Sayfa sayısı: 142
ISBN: 978-975-390-295-3










Seyahat imkanının daha geniş kitlelere ulaşmasıyla birlikte, gezi yazıları dergilerde, bloglarda, gazetelerde karşımıza her zamankinden daha çok çıkar oldu. Ama şahsen bir seyahat düşkünü olarak, halen gezi edebiyatı konusunda bir eksiklik hissediyor, dönüp dolaşıp klasikleşmiş gezi ve seyahat anılarını içeren kitaplarla kifayet etmek zorunda kalıyorum.

Profesyonel tur rehberi Yıldırım Büktel'in bu kitabı, beni işte bu kısır döngüden kurtaran bir eser oldu. Moğolistan gibi aslında ilgimi o güne kadar hiç çekmemiş olan bir coğrafyayı en kısa zamanda görmem gerektiği konusunda büyük bir heyecan yaratmış olması, sanırım bu kitabın başarılı bir gezi edebiyatı örneği olduğunun en temel göstergesi olsa gerek. 

Şahsen de tanıma imkanı elde ettiğim ve kendisiyle unutulmaz geziler yaptığım Yıldırım Büktel, bu kitabında okurunu sadece bir coğrafyanın gözle görülen, temel turistik bilgileriyle kısıtlı kalan izlenimlere mahkum etmiyor kesinlikle. Hiç sıkıcı ve karmaşık gelmeden, o coğrafyanın tarihini, değerlerini, inançlarını, alışkanlıklarını neden-niçin sarmalı içinde öğreniyorsunuz satır satır Moğolistan Günlüğü'nü okurken... Ve tabii okuduklarınızı en etkileyici kılan da, yazarın, o topraklardayken hissettiklerini çok samimi bir şekilde sizinle paylaşıyor olması....

Şamanizmden budizme, Orhun Abideleri'nden Cengiz Han'a, Gobi'den Ulanbator'a, gerlerden Moğol yemek kültürüne, bu coğrafyaya izini kazımış tüm unsurları bu kitapla bir solukta okuyacaksınız... Ve benim gibi seyahat düşkünlerinden biriyseniz, eminim, kitabın son sayfasını çevirir çevirmez, en kısa zamanda Moğolistan'a gitmek için planlar yapmaya başlayacaksınız....


Bu kitabı satın almak isterseniz tıklayınız

24 Eylül 2014

HANNAH KENT: ÖLÜ GÖMME TÖRENLERİ

Kitap adı: Ölü Gömme Törenleri
Orijinal adı: Burial Rites
Yazar: Hannah Kent
Çevirmen: Ziya Celayiroğlu
İlk yayınladığı sene: 2013

Yayınevi: Yapı Kredi Yayınları (2014)
Sayfa sayısı: 340
ISBN: 978-975-08-2983-3








Ölü Gömme Törenleri, genç yazarına birçok ödül kazandırmış bir ilk roman... Üstüne üstlük bir ilk roman olduğunu ancak tanıtım yazısında okuduğunuz zaman farkedebileceğiniz kadar etkileyici yazılmış...

Yazarımız Hannah Kent, 1985 Avustralya doğumlu. Lise yıllarında İzlanda'ya bir turistik gezi yapıyor. Bu gezide, tıpkı İzlanda'ya ayak bastıktan sonra birçok insanın başına geldiği gibi, bu coğrafyanın tutkunu oluyor. İzlanda'yı gezerken, Agnes Magnusdottir'in öyküsünü duyuyor ve tüm tarih kaynaklarını inceledikten sonra, Ölü Gömme Törenlerini kaleme alıyor.

Agnes Magnusdottir'in öyküsü kıta Avrupası'nın tarihinde rastladığımız öykülerden hiç farklı değil esasında: bir cinayet işlenmiştir ve Agnes o cinayetin zanlılarından biridir. Agnes'in hikayesini farklı kılan, bırakın cinayetleri, hırsızlığın bile nadir yaşandığı İzlanda tarihindeki yeridir. 

Özellikle İzlanda'yı görmüş, o uçsuz bucaksız topraklarda birbirinden uzak çiftlik evlerinde, geçmişte nasıl yaşandığını benim gibi hep merak etmiş kişilerden biriyseniz hele, bu roman 1800'lerin sonunda, bu sert coğrafyada yaşamın nasıl sürdüğünü göstermek açısından da çok etkileyici gelecektir. 

Kitaplarla farklı dünyalara, farklı bakış açılarına ulaşmak isteyen tüm kitapseverlere bir solukta okuyacakları bu romanı çok tavsiye ediyorum.  

30 Ağustos 2014

HALİDE EDİB ADIVAR: TATARCIK

Kitap adı: Tatarcık
Yazar: Halide Edib Adıvar
İlk yayınladığı sene: 1939

Yayınevi: Can Yayınları (1. Baskı 2009)
Sayfa sayısı: 255
ISBN: 978-975-07-1050-6










Halide Edip Adıvar'ı ilkokul yıllarından derslerle ve ödevlerle anımsadığımdan mıdır nedir, uzun yıllar onun edebi kişiliğini ve birikimini bir yetişkin olarak keşfetmeyi akıl etmemiştim. Can Yayınları'nın yazarın uzun süredir yeni basımı yapılmayan eserlerini peyderpey basması sayesinde, Halide Edib Adıvar'ı adeta yeniden keşfettim ve henüz keşfetmemiş herkese de en kısa sürede ilk adımı atmalarını tavsiye ederim. Üstelik, Can Yayınları'nın bu yeni basımlarda orijinal dili koruyarak ama aynı zamanda eski sözcüklerin tanımlarını da okuru zorlamayacak şekilde bir dipnot olarak sunması, okurun gözünü korkutabilecek "lisan" sorununu da ortadan kaldırıyor. 

Kurtuluş Savaşı öncesi ve süresince oynadığı etkili rolü, Cumhuriyetin kuruluşu sonrası yitiren, ülkenin yeniden inşa dönemini yurtdışında geçirip, Mustafa Kemal Atatürk'ün vefatı sonrası Türkiye'ye geri dönen Halide Edib Adıvar, en azından benim için, siyaset dünyasındaki sivri yaklaşımları ve İstanbul Üniversitesi'nde İngiliz Dili ve Edebiyatı kürsü başkanlığı yaptığı dönemdeki öğrencilerinin anılarındaki olumsuz yeri nedenleriyle de bir yazar olarak hep arka planda kalmıştı... Ama yetişkin bakış açısıyla eserlerini okumaya başladığımda gördüm ki, çok güçlü bir kalemle karşı karşıyayım.

İşte Tatarcık, bu güçlü kalemin o güçlü toplumsal gözlemleriyle yazılmış bir eser. Roman, Karadeniz kıyısındaki Poyrazköy'de geçer. Tabii ki Poyrazköy'ün bugünün Poyrazköyü olmadığı dönemlerdir, sadece yoksul balıkçılar burada yaşamaktadır. Tatarcık lakaplı Lale'nin babası da balıkçıdır. Babasını genç yaşta kaybettikten sonra, eğitim için İstanbul'a gider, köyüne bir İngilizce öğretmeni olarak geri döner. Bu arada köye de, yeni dönemde zenginliklerini kaybetmiş olan eski İstanbullular yerleşmiştir. 

Cumhuriyet döneminde kadının rolünden, siyasi dönemlere göre kazanılan ve kaybedilen mevkilere, ciddi sosyolojik gözlem ve bulguları, çok akıcı bir roman üslubu içinde sunan bu eser, sadece Türk Edebiyatı'nın ünlü kalemi Halide Edib'i tanımak için değil, aynı zamanda, o yılların Türkiye'sindeki çalkantıları, değer yargılarını ve toplumsal endişeleri anlamak için de birebir... 

10 Ağustos 2014

CAROLİNA MARİA DE JESUS: ÇÖPLÜK

Kitap adı: Çöplük
Orijinal adı: Quarto de Despejo
Yazar: Carolina Maria de Jesus
Çevirmen: Hüsamettin Aydın
İlk yayınladığı sene: 1960

Yayınevi: Armoni (2002)
Sayfa sayısı: 175
ISBN: 0975-8523-22-8









Çöplük, "Anne Frank'ın Hatıra Defteri" gibi bir günlükten romanlaştırılmış bir eser... Sao Paolo'nun favelalarında yani gecekondu semtinde yaşam mücadelesi veren fakir, eğitimsiz, üç çocuğunu tek başına büyüten bir kadının içini döktüğü, yaşama bakışını anlattığı, inanç ve değerlerini paylaştığı, günlük hayatını kayıt altında aldığı bir günlük... 

1960'ta basıldığı gün itibariyle çok satanlar listesine giren bu kitap, halen Brezilya'nın ünlü favelalarındaki yaşamı anlatan ve diğer dillere çevrilmiş tek eser olma özelliğini taşıyor... Aradan geçen 50 seneye rağmen tek kitap olarak kalmasının nedeni ise, sanırım insanların, yaşamın karanlık yüzünü pek duymak, görmek istemiyor oluşları... Çöplük'ü farklı kılan ise, yaşadığı ortamın tek kelimeyle "korkunç"luğuna rağmen, mücadele gücünden, gülümseme yeteneğinden ve yaşama olumlu bakışından asla vazgeçmeyen bir kadın tarafından kaleme alınmış olması... 

Bu anıların gün yüzüne çıkışı da aslında romanı oldukça eşsiz kılıyor: Gazeteci Audalio Dantas, faveladaki bir çocuk oyun alanının açılış haberi için Carolina'nın yaşadığı mahalleye geliyor. O sırada sokak çeteleri arasında kavga başlıyor. Carolina ise çete üyelerine sinirlenip "çekip gidin, yoksa sizi kitabımda yazarım" diye bağırmaya başlıyor (evet, kızdığı komşularının hepsinin açık açık adlarını ve eleştirdiği yönlerini yazıyor anılarında ve esasen, bu nedenle de, kitap yayınlandıktan sonra, zaten arasının pek iyi olmadığı komşularının şimşeklerini daha da üzerine çekiyor). Bunu duyan gazeteci de söz konusu kitabı merak ediyor ve işte sonuç: Brezilya'dan kilometrelerce ötedeki Türkiye'de bile biz artık Carolina'yı tanıyoruz....

Üç ayrı babadan doğma üç çocuğuyla, her yeni başlayan günle yiyecek ve para bulma derdine düşen bu kadının anıları, hem sınırlı eğitiminin getirdiği sadeliği, hem yaşama bakışının naifliği hem de bireysel değer yargılarının güçlülüğü ile, çok etkileyici bir esere dönüşüyor... 

Bu kitabı satın almak isterseniz: 

16 Temmuz 2014

CEMAL KUTAY: 47 GÜN

Kitap adı: 47 Gün
Yazar: Cemal Kutay
İlk yayınladığı sene: 2012

Yayınevi: abm Yayınevi (1. Baskı 2012)
Sayfa sayısı: 257
ISBN: 978-605-87359-4-1










Osmanlı tarihi meraklıları için, günümüzde tarafsız tarih kitapları bulabilmek gerçekten zor zanaat. 2006 senesinde kaybettiğimiz ünlü tarihçimiz Cemal Kutay'ın bu eseri, Abdülaziz dönemine, Osmanlı İmparatorluğu'nda Tanzimat ile ivme kazanmış batılılaşma sürecine farklı bir bakış açısıyla yaklaşabilmenize imkan tanıyacak nitelikte. 

Tıpkı bestelerinin az bilinmesi gibi, Sultan Abdülaziz'in tahttayken 1867'de Avrupa'ya yaptığı ve 47 gün süren seyahat de çok az bilinir. Cemal Kutay'ın kitabı, bu 47 günlük serüven öncesi hazırlıkları ve seyahatteki izlenimleri aktarıyor.

Veliahtları Murad, Abdülhamid ve Yusuf İzzeddin'in de kendisine eşlik ettiği bu seyahat sadece Sultan için değil, Osmanlı İmparatorluğu için de bir ilk teşkil etmektedir: bir Osmanlı hükümdarının savaşla fethetmek amacı dışında Avrupa'ya yaptığı ilk ve tek seyahat olarak tarihe geçecektir. 3. Napolyon tarafından Fransa'ya davet edilen Padişah, gezisini İngiltere ve Prusya gibi ülkeleri de ziyaret ederek tamamlamıştır. 

Seyahat ile ilgili detaylı bilgiler, geziye katılan dönemin İstanbul Şehremini yani Belediye Başkanı olan Ömer Faiz Efendi'nin seyahat boyunca tuttuğu notlar sayesinde günümüze ulaşabilmiştir. 1867 senesinden günümüze, okuru gülümseten, düşündürten, okurun günümüzdeki durumu daha net bir şekilde idrak etmesini sağlayacak öngörüyü sunan bu kitap, tarih meraklıları için, resmi tarihin bir adım ötesine geçerek, siyah ve beyaz yerine gri bir gözlükle geçmişimizi yorumlayabilmek için çok değerli bir kaynak teşkil ediyor...

Bu kitabı satın almak isterseniz:

http://www.dr.com.tr/Kitap/47-Gun/Cemal-Kutay/Arastirma-Tarih/Tarih/Osmanli-Tarihi/urunno=0000000406788


4 Temmuz 2014

JON KRAKAUER: EVEREST GÜNLÜĞÜ

Kitap adı: Everest Günlüğü (Doğan Kitap)
Orijinal adı: Into Thin Air
Yazar: Jon Krakauer
Çevirmen: Hadi Emre Haydaroğlu & Emre Tüzer (Doğan Kitap )
İlk yayınladığı sene: 1997

Yayınevi: Villard Books (1. Baskı-1997)
Sayfa sayısı: 291
ISBN: 0-679-45752-6








Dağcılık ve doğal yaşam konusunda bir uzman olan ve bu alanlarda çeşitli makale ve kitapları bulunan yazarına Pulitzer Ödülü adaylığı getiren bu kitap, gerçek bir olayın heyecan ve acı dolu hikayesini anlatıyor. 

1996 senesinde, Everest tırmanışına, bir dergi için hazırladığı makale için katılan Jon Krakauer, çok büyük bir trajediye de şahit oluyor: o güne kadar Everest'te aynı gün en fazla kişinin öldüğü tırmanış olarak tarihe geçen bu olayın şahidi olmakla kalmıyor, bir parçası haline geliyor (bu üzüntü verici rekor, Nisan 2014'te yaşanan zirve tırmanışıyla maalesef geçildi). 

Anı niteliğinde olmasına rağmen bu kitap, bir macera romanının sürükleyiciliğini ve akıcılığını taşıyor. Yazar, fotoğraf ve grafiklerle okura, bu tırmanışı gözünde canlandırma imkanı tanırken, tırmanışta yaşamını kaybeden ve sakat kalanların fotoğraflarıyla, onların hatıralarına da saygısını sunmuş oluyor. 

Bireyleri bu hayati tehlike içeren maceraya iten ruh hali ve motivasyon unsurlarından, zirve yolunda yaşanan çatışmalara, felakete sebebiyet veren hatalardan, felaket esnasındaki bireysel tepkilere, böyle bir trajedinin bir parçası olmanın getirdiği ruhsal çöküntüden, hayatı kurtulanlardan olmanın yaşattığı şükran ve suçluluk karışımı duygulara kadar birçok farklı boyuttan yaşadığı acı dolu bu macerayı anlatan yazar, kitabın yayınlanmasından sonra, yorumları nedeniyle de konuyla ilgili bazı çevrelerce sert eleştirilere de maruz kaldı. 

1997 senesinde TV dizisi olarak uyarlanan, sinema adaptasyonu ise 2015'te gösterime girecek olan bu kitap, sadece dağcılık ile ilgilenen ya da Everest hayaliyle yanıp tutuşanlar için değil, heyecan dolu bir macera okuma ihtiyacındakiler için de çok etkileyici bir kaynak olacak....

Bu kitabı satın almak isterseniz:

http://www.idefix.com/kitap/everest-gunlugu-jon-krakauer/tanim.asp?sid=JJSEKLSP1G1GEFB62KMC

23 Haziran 2014

ZEYNEP ORAL: LEYLA GENCER TUTKUNUN ROMANI

Kitap adı: Leyla Gencer Tutkunun Romanı
Yazar: Zeynep Oral
İlk yayınladığı sene: 1995

Yayınevi: T.C. Kültür Bakanlığı (1. Baskı 2002)
Sayfa sayısı: 257
ISBN: 975-17-2107-5










Gazeteci-yazar Zeynep Oral'ın ünlü diva henüz hayattayken yazdığı "Leyla Gencer Tutkunun Romanı" sadece opera dünyasının takipçileri için değil, biyografi sevenler için ve onun da ötesinde, kendi kıymetlerini tanımayan, tanımlamayan, değerlendirmeyen, geleceğe mal etmeyen bir toplum" olmamak konusunda kararlı ve istekli olan tüm okurlar için çok değerli bir kaynak. Leyla Gencer'in vefatından sonra İngilizce, Fransızca ve İtalyanca'ya da tercüme edilerek yayınlanan bu eser, ünlü sanatçımızın ölümsüzlüğüne atılmış bir adım teşkil ediyor. 

Zeynep Oral'ın, alışılagelmiş biyografi üsluplarının çok dışında, her zamanki şiirsel ve samimi anlatımının arşivlerdeki müthiş fotoğraflarla birleşmesiyle hem yazınsal hem de görsel açıdan büyük bir zenginlik içeren bu eser, küçük ayrıntılarla ünlü divayı sahnelerin bir yıldızı olmaktan çıkarıp, yanı başımızda yaşayan, başarı peşinde koşan tutkulu bir ruh olarak görmemize imkan tanıyor. 

Azim, kararlılık, asla vazgeçmeme ve vatan sevgisiyle yoğrulmuş Leyla Gencer'i tanımak ve başarılarla taçlanmış kariyerinin karşılığında nelerden vazgeçtiğini öğrenmek için, bu çok başarılı biyografiyi herkese tavsiye ediyorum....

Bu kitabı satın almak isterseniz:


19 Haziran 2014

ANNA GAVALDA: BİR ARADAYIZ, HEPSİ BU

Kitap adı: Bir Aradayız, Hepsi Bu (Doğan Kitap)
Orijinal adı: Ensemble, C'est Tout
Yazar: Anna Gavalda
Çevirmen: Yaşar İlksavaş (Doğan Kitap )
İlk yayınladığı sene: 2004

Yayınevi: Le Dilettante (1. Baskı-2004)
Sayfa sayısı: 604
ISBN: 2-84263-085-8








İçinizi ısıtacak, sıcacık, keyifli, insanoğlunun güzel yönlerini anlatan heyecanlı ama bir o kadar da gerçekçi bir kitap arıyorsanız, bulma şansınız zor demektir. Fransız yazar Anna Gavalda'nın bu romanı o zor şansın kapınızı çalması anlamına geliyor...

1970 doğumlu, Fransızca öğretmeni yazar Anna Gavalda'nın üçüncü romanı olan bu kitap, 2007'de Claude Berri tarafından beyaz perdeye de uyarlandı ve Audrey Tautou ile Guillaume Canet'in başrollerini paylaştığı film, tüm dünyada övgü dolu eleştiriler aldı.

Kitap üçü aynı daireyi paylaşan dört kişinin birbiriyle kesişen yaşamını anlatıyor: Camille temizlik yaparak geçinen, bir zamanlar hayatının anlamı haline gelmiş resim yeteneğini kullanmaktan vazgeçmiş, anoreksik denebilecek şekilde yeme sorunları yaşayan ve geçmişini adeta gömmüş bir genç kadın. Franck şen şakrak, hayatı çok ciddiye almayan, dilinin kemiği olmayan başarılı bir genç aşçı. Ailesinden miras kalan apartman dairesini onlara kiralayan ve bir odasında da kendi yaşayan,  kalbur üstü bir ailenin içine kapanık ve saplantılı aristokrat oğlu Philibert. Ve Franck'ın bakım evinde kalan, geçmişinin güzel anılarıyla ve torunun başarılarıyla yaşama tutunan büyük annesi Paullette. 

Birbirinden çok farklı bu dört insanın yavaş yavaş birbirleriyle bir bağ kurmasını anlatan roman, klişelerden uzak örgüsüyle, samimi anlatımıyla, gündelik yaşamın içine gizlenmiş heyecanlı akışıyla, insanı bir anda büyüleyen o nadir kitaplardan biri. Hatta o kadar içine alıyor ki okuru, sanki kahramanların her biri sizin bir arkadaşınızmış gibi hissediyor, kitabın son sayfasını çevirince, yaşamınızda bir boşlukla baş başa kalıyorsunuz...

Gündelik yaşamın içinde, sıradan insanların öykülerinde yaşamın anlamını bulmak çok zordur.. Bu roman, sizi bu anlama yaklaştıracak... Hem de hiç yormadan, hiç zorlamadan, hiç farkına varmadan....

Bu kitabı satın almak isterseniz:

15 Haziran 2014

REFİK HALİD KARAY: KADINLAR TEKKESİ

Kitap adı: Kadınlar Tekkesi
Yazar: Refik Halid Karay
İlk yayınladığı sene: 1956

Yayınevi: İnkılâp (1. Baskı 2009)
Sayfa sayısı: 701
ISBN: 978-975-10-3025-2










Güçlü gözlemleri ve akıcı Türkçesiyle, 20. yüzyıl Türk Edebiyatı'nda kendine has bir yer edinmiş olan Refik Halid Karay'ın bu eseri, kalınlığı ile ilk başta biraz korkutucu gelse de, bir solukta okunan, adeta aşk ve macera romanı karışımı bir hafiflikte ilerleyen ancak satıhtaki bu rahatlığın ardında, acımasız bir toplumsal hiciv içeren bir eser. 

Adından da anlaşıldığı gibi, kitap bir tarikatın iç yüzünü anlatmakta: İstanbul'da, tekke ve zaviyeler kanunla kapatılmış olmasına rağmen, tarikatlar gizli kapaklı, farklı kisveler altında yaşamını sürdürmektedir. Şeyh Baki'nin tekkesi, şehrin paralı dullarının bir araya geldiği, Şeyh'e her anlamda hizmet etmek için birbiriyle yarıştığı, dini inançlardan çok Şeyh'in çıkarının ve rahatının ön plana çıktığı bir ortamdır. İstediği her kadını tekkesine ve kendine bağlamaya alışkın Şeyh Baki, tanıştığı genç bir kadını istediği gibi etkisi altına alamayınca, tekkedeki dengeler de birbirine girmeye başlar. Yazarımız da, olup bitenleri bilen, anlayan, tasvip etmeyen ancak Şeyh Baki'nin, hem engelleyemediği hem de kıskandığı yalanlar üzerine kurulu dünyasını dışarıdan izleyen bir kahraman olarak romandaki anlatıcı görevini üstlenmiştir.

Sapkın ilişkiler yumağı içinde, ahlak, inanç, özveri, bencillik, çıkar ilişkisi gibi toplumu derinden etkileyen birçok kavramı da sorgulayan bu eser, yazıldığı yıllardan bu yana hiçbir şeyin değişmediğini, aynı çerçevenin daha da vahimleşen bir yayılma ile toplumu, bu iki yüzlü ve suistimal edici ilişkiler zinciriyle kıskaç altına almış olduğu gerçeğini üzülerek bir kez daha idrak etmek için dahi okunması gereken bir sosyolojik ders kitabı niteliğinde. Ama heyecanlı bir roman gibi okunan bir ders kitabı tabii ki....

Bu kitabı satın almak isterseniz:

http://www.dr.com.tr/Kitap/Kadinlar-Tekkesi/Refik-Halid-Karay/Edebiyat/Roman/Turk-Klasik/urunno=0000000339678

8 Haziran 2014

TRUMAN CAPOTE: TIFFANY'DE KAHVALTI

Kitap adı: Tiffany'de Kahvaltı (Sel Yayıncılık)
Orijinal adı: Breakfast at Tiffany's
Yazar: Truman Capote
Çevirmen: Meral Alakuş (Sel Yayıncılık )
İlk yayınladığı sene: 1958

Yayınevi: Vintage International (1. Baskı-1993)
Sayfa sayısı: 178
ISBN: 0-679-74565-3








Edebiyat dünyasında Truman Capote ismiyle tanınan Amerika ünlü yazar Truman Streckfus Persons'ın bu kült kitabının bu tanıtımını Deep Blue Something'in aynı isimli şarkısını dinleyerek okumanızı tavsiye ederim.... İsteyenler için işte link:  http://www.youtube.com/watch?v=1ClCpfeIELw

İlk olarak Esquire dergisinin Kasım 1958 sayısında yayınlanan bu uzun öykü, 1961'de baş rolünde Audrey Hepburn'ün yer aldığı aynı isimli filmle tüm dünya tarafından tanındı. Ama, neredeyse beyaz perdeye uyarlanan her roman ve öyküde olduğu gibi, Tiffany'de Kahvaltı da esas okunduğu takdirde gerçek özü anlaşılabilecek eserlerden biri. 

Öykü, İkinci Dünya Savaşı sonrasında geçer: baş kahramanımız Amerika'nın orta bağrından New York'a gelmiş, gelirken de adını Holly olarak değiştirmiştir bir genç kadındır. Öykü, onunla Manhattan'da aynı apartmanın kiracısı olan ve Holly'nin "Fred" diye seslendiği ama gerçek adını hiçbir zaman öğrenemeyeceğimiz baş kahramanın ağzından yazılmış. Daha 20 yaşına bile girmemiş olan Holly, New York'un parlak çevresinde zengin erkeklerin gittiği muhitlere girip çıkan, tanıştığı zengin erkeklerin hediyeleri ve sunduklarıyla geçinen ve günün birinde onlardan biriyle evlenme planları kuran güzel, gizemli, özünde kendi içine kapalı, toplumsal sınırları zorlamayı seven, erkekleri parmağında oynatan, bolca kalp kıran ama bir o kadar da cazibeli bir genç kadındır. Bu yüzeysel imajın altında ise, kendini arayan, adeta varoluşçu bir kişilik gizlidir. Tüm öykü Holly'nin bu arayışını Fred'in gözüyle anlatır. 

Son derece hafif, pembe, boş bir akışın altında gizlenmiş güçlü bir bireysel sorgulama içeren bu öykü, edebiyatla iç içe bir hafta sonu geçirme planları yapanlar için ideal...

Bu kitabın Türkçe çevirisini satın almak isterseniz:

http://www.dr.com.tr/Kitap/Tiffanyde-Kahvalti/Truman-Capote/Edebiyat/Roman/Dunya-Roman/urunno=0000000198831

4 Haziran 2014

YAŞAR KEMAL: RÖPORTAJ YAZARLIĞINDA 60 YIL

Kitap adı: Röportaj Yazarlığında 60 Yıl
Yazar: Yaşar Kemal
İlk yayınladığı sene: 2011

Yayınevi: Yapı Kredi Yayınları (1. Baskı 2011)
Sayfa sayısı: 306
ISBN: 978-975-08-1993-3










Yaşar Kemal'i, her şeyden önce bir gazeteci olmasına rağmen, zaman içinde romancılığının gölgesinde kalan bu meziyetiyle ve röportajcı kimliğiyle tanımak için, bu kitap muhteşem bir kaynak. Ara Güler'in fotoğraflarıyla zenginleşmiş bu eser, şüphesiz, kütüphanenizin müstesna bir parçası olacak...

Yaşar Kemal'in "ana işlerimden biri" diye nitelendirdiği röportajcılığı "Türkiye'de demokrasiyle birlikte röportajcılık da gelişecektir" diyerek konumlaması, belki de neden halen ülkemizde röportajcılığın bu kitabın sayfalarındaki kadar etkileyici ve derinlemesine olmadığını daha iyi anlamamızı sağlayacaktır. 

Bir öykü kadar akıcı, bir şiir kadar dokunaklı tam 12 röportaj, okuru, İnce Memed'in satırlarında dolaşırcasına çepeçevre sarıyor. Yaşar Kemal'in sadece 12 sene sürdürebildiği röportajcılığının her bir yılına tekabül eden bu röportajlar, bir yandan da, Anadolu'da 1950'lerden 1960'lardan bu yana çok da fazla şeyin değişmediğini, aynı sorunların Anadolu insanını pençesinde tuttuğu acı gerçeğini de ortaya koyuyor.

Günümüzde artık pek göremediğimiz bir röportajcılık yaklaşımı hakim bu kitaba: tek bir röportaj için kimi zaman 20 gün, kimi zaman 3 ay, konuşup görüştükleriyle birlikte yaşıyor Yaşar Kemal, onlarla aynı havayı soluyor, aynı somunu paylaşıyor. Bu sayede, 1952 Erzurum depremi sonrasındaki acı tabloyu, günümüzde daha da korkunç boyutlara ulaşmış orman cinayetlerini, yıllar yılı sonlandırılamayan kaçakçılığın özünü, o yılları yaşamamış olanlar bile, bu satırlarda derinden derine anlayabiliyor. 

"Röportaj bal gibi edebiyattır. Onu haberden ayıran nitelik, onun edebiyat gücüdür. Röportaj bir yaratmadır" diyerek röportajcılığı haberciliğin değil, sanatçılığın bir parçası olarak konumlayan Yaşar Kemal'in bu eseri, günümüz röportajcıları için adeta bir ders niteliği, röportaj meraklıları için ise, bundan sonra okudukları her röportajda arayacakları bir derinlik taşıyor... Keşke yeniden gazetelerde bu tür röportajlar okuyabilsek, keşke....

Bu kitabı satın almak isterseniz:

http://www.dr.com.tr/Kitap/Roportaj-Yazarliginda-60-Yil/Yasar-Kemal/Edebiyat/Turk-Gunluk-Ani/urunno=0000000362343

31 Mayıs 2014

ATIQ RAHIMI: KAHROLSUN DOSTOYEVSKI

Kitap adı: Kahrolsun Dostoyevski (Can Yayınları)
Orijinal adı: Maudit Soit Dostoievski
Yazar: Atiq Rahimi
Çevirmen: Ebru Erbaş (Can Yayınları)
İlk yayınladığı sene: 2011

Yayınevi: P.O.L (1. Baskı-2011)
Sayfa sayısı: 313
ISBN: 978-2-8180-1343-4









Fransa'ya 1985 senesinde iltica etmiş olan Afgan yazar Atiq Rahimi'nin Türk okurlarla buluşmasının bu kadar uzun sürmüş olması çok büyük bir (k)ayıp... Eserleri sadece Fransa'da değil, tüm dünyada büyük ses getiren, 2008'de Fransa'nın ünlü Goncourt Edebiyat Ödülü'nü alan Atiq Rahimi'nin önceki kitapları da kısa süre önce Türkçe'ye çevrilmişse de, Türk okurlarıyla gerçek anlamdaki ilk tanışması, Kahrolsun Dostoyevski isimli bu romanın daha birkaç gün önce, Notre Dame de Sion Edebiyat Ödülü'nü alması sayesinde gerçekleşiyor. 

Adından da anlaşılabileceği üzere, roman Dostoyevski'ye ve daha da spesifik olarak yazarın ünlü "Suç ve Ceza" adlı eserine göndermelerle örülmüş ama tüm olaylar, yazarın tüm kitaplarında olduğu gibi, acı ve gözyaşıyla dolu Afgan topraklarında geçiyor. 

Suç ve Ceza'nın St-Petersburg'u bu eserde Kabil'dir, Raskolnikov ise Rassoul olarak karşımıza çıkar. Kahramanımızla tanıştığımızda, o çoktan bir cinayet işlemiştir bile. Kendince haklı nedenlerle öldürmüş olsa da, ruhu pişmanlık ve suçlulukla parça parça olmuştur. Ve kimse bu cinayetin farkında dahi olmasa da, teslim olmazsa, bu suçun yükünden kurtulamayacağını hissetmektedir... Ama düzenin ve dengenin yok olduğu Afganistan'da bu öyle pek de kolay bir karar değildir...

Bu olaylar örgüsü, yazarın her zamanki şiirsel ve masallarla dolu anlatımıyla, okuru boğmayan ama ona yönünü kaybettiren baş döndürücü bir girdap misali, sayfalar boyunca akıp gidiyor... Eserin sonuna geldiğinizde siyah ve beyazın değil, toprak rengine çalan ve acıtan bir grinin içinde içinizin acıdığını hissedeceksiniz...

Atiq Rahimi ile henüz tanışmadıysanız, çok da başarılı bir çeviri ile Türkçe'ye kazandırılmış olan bu roman işte tam fırsat....

Bu kitabın Türkçe çevirisini satın almak isterseniz:

http://www.dr.com.tr/Kitap/Kahrolsun-Dostoyevski/Atiq-Rahimi/Edebiyat/Roman/Dunya-Roman/urunno=0000000402593

27 Mayıs 2014

SABAHATTİN ALİ: SIRÇA KÖŞK

Kitap adı: Sırça Köşk
Yazar: Sabahattin Ali
İlk yayınladığı sene: 1947

Yayınevi: Yapı Kredi Yayınları (18. Baskı 2013)
Sayfa sayısı: 141
ISBN: 978-975-08-0662-X










"Kürk Mantolu Madonna" isimli kitabı bugün bile en çok satanlar listesinden düşmeyen büyük edebiyatçımız Sabahattin Ali'nin düşünce ve duygu yapısını en iyi yansıtan öyküleri kanaatimce Sırça Köşk adlı bu eserinde toplanmış. 

13 kısa öykü ve 4 hiciv dolu masaldan oluşan bu kitabın sayfalarını çevirdikçe, insanoğlunun zamandan ve mekandan bağımsız "öz"üne şahit oluyorsunuz. O kadar acımasız bir gerçekçilikle yazılmış ki, her bir satır, her bir sayfa suratınıza akşedilmiş bir tokada dönüşüyor. Camkurtaran adlı öyküde, iyi olmaya çalışan bireyi toplumun nasıl sindirdiğine, çaresizliğin nasıl insanı kıvrandırdığına herşeye rağmen şaşıp kalıyor, Devlerin Ölümü'nde muktedirler de bunu okusa da biraz ders alsa diye ümitleniyor, Beyaz Bir Gemi isimli hikayede okumuş eğitimli kesimin basit kıskançlıklarıyla saç baş yoluyorsunuz.... Yazarın "hep acı şeyler yazıyor olmasından" şikayetçi arkadaşlarına yanıt olarak yazdığı Bahtiyar Köpek'te bile insanoğlunun bencilliği ve toplumun reva gördüğü haksızlık karşısında ufalıp kalıyorsunuz.

Bu öykü ve masalları okurken bile, insan karanlık buhranlara gömülüyor, kimbilir yazarken nasıl bir ruh haline bürünüyordur?.... Ne acı verici bir ömür geçmiştir an be an bu tezatları, bu haksızlıkları, bu kötülükleri farkeden hassas bir ruh haliyle yaşayarak..... ve kalleşçe ve kahpece, her gün gözlemlediği o kötülüklerce öldürülerek sonlanan bir yaşam...

Evet, Sırça Köşk pembe gözlüklerle dünyaya baktırtan bir eser kesinlikle değil... Kemiklerinize işleyen soğuk, acımasız ama çok da gerçek bir dünyanın penceresi... Ama şu sıralar kendimize gelmemiz lazım, avunmamız değil.. Ve soğuk gerçekler kadar insanı kendine getiren hiçbir şey yok... O yüzden mutlaka okuyun bu öykü ve masalları derim, hem de hiç zaman geçirmeden....

Bu kitabı satın almak isterseniz: 

25 Mayıs 2014

JEAN-LOUIS FOURNIER: DUL

Kitap adı: Dul
Orijinal adı: Veuf
Yazar: Jean-Louis Fournier
Çevirmen: Can Bilge
İlk yayınladığı sene: 2011

Yayınevi: Yapı Kredi Yayınları (1. Baskı-2013)
Sayfa sayısı: 112
ISBN: 978-975-08-2476-0








1938 doğumlu Fransız yazar ve televizyon programcısı Jean-Louis Fournier'nin eşi Sylvie'nin ölümü ardından tuttuğu notlardan oluşan bu kitap, benim bugüne kadar okuduğum en samimi, en gerçekçi, en içten aşk kitabı ve sanırım hep de öyle kalacak.

Hayat arkadaşının ölümüyle barışmaya çalışan bir eşin içini döktüğü bu satırlar, bencillikle kendini adamışlık arasında gidip gelen duyguların, terk edilmişliğin kızgınlığıyla söylenmiş sözlerin, geçmişin ufacık ayrıntılarında saklı kalmış mutluluğun peşinde nafile çabaların, akıp giden zamana ayak uydurma gayretlerinin olabilecek en gerçekçi anlatımı...

Sevdiği bir insanla yaşamını geçirme şansını elde etmiş bireylerin okurken içinin titreyeceği, sevdiğini kaybetmenin ne kadar korkunç olabileceğini anlayacağı ve sevdiğine çok daha sıkı sıkı sarılacağı bir ruh hali yaratan bu eser, aşkın en güzel ve aynı zamanda en acı ifadesi...

Günümüzde aşk kaldı mı diye sorgulayan herkes okusun.... Bir gün, "bugün seni uyandırabilmeyi isterdim" diye bir cümle kurmak zorunda kalabileceğimizi unutmadan, aşkı yüceltmek isteyen herkes okusun....

Bu kitabı satın almak isterseniz: 

23 Mayıs 2014

HALİKARNAS BALIKÇISI: AGANTA BURİNA BURİNATA

Kitap adı: Aganta Burina Burinata
Yazar: Halikarnas Balıkçısı
İlk yayınladığı sene: 1945

Yayınevi: Bilgi Yayınevi (23. Baskı 2009)
Sayfa sayısı: 185
ISBN: 975-494-188-2










Bir yaz tatilinde, Kuzey Ege'nin dingin ve serin sularını zeytin ağaçlarının gölgesinde seyrederken okuduğum bu kitap, acısıyla tatlısıyla okurun dimağında unutulmaz tat bırakan romanlardan biri olarak kütüphanemde yerini aldı.

Kendimce, "Türk Edebiyatı'na Ege'yi kazandıran yazar" olarak andığım Halikarnas Balıkçısı mahlaslı Cevat Şakir Kabaağaçlı'nın bu ilk romanı, adını denize açılırken söylenen bir tür "yelkenler fora" anlamına gelen denizcilik teriminden alıyor. Başlığından da belli olduğu gibi, kitap denizle haşır neşir geçiyor ama bu eserin bize fısıldadıkları dağın başındaki insandan çölün kavurucu göbeğindekine tüm insanlara ulaşabiliyor.

Denizci bir ailenin oğlu olan Mahmut, denize tutkundur ama ailesi o kadar çok insanını denize kurban vermiştir ki, Mahmut'un bu tutkusuna engel olmaya çalışır ama nafile.. Tutku ailenin önüne geçer, denizlere açılır Mahmut. Köyüne geri döndüğünde ise hiçbir şey bıraktığı gibi değildir ve yaşadığı hayal kırıklığı onu çepeçevre sarar. Denize olan tutkusu nefrete dönüşür, kendini toprağa adar ama nereye kadar?....

Yaşamı doğaya endeksli insanın saf ve derin düşünce yapısını iliklerinizde hissettirten bu roman, sayfalarını çevirdikçe Ege'nin hafif rüzgarlarını yüzünüzde hissettirtecek kadar samimi, gerçekçi ve kavrayıcı... Yaz tatili için ne okusam diyenlere birebir.....

Bu kitabı satın almak isterseniz:

http://www.dr.com.tr/Kitap/Aganta-Burina-Burinata/Halikarnas-Balikcisi/Edebiyat/Roman/Turk-Klasik/urunno=0000000063093

20 Mayıs 2014

HARUKİ MURAKAMİ: YABAN KOYUNUNUN İZİNDE

Kitap adı: Yaban Koyununun İzinde
Orijinal adı: Hitsuji o meguru boken
Yazar: Haruki Murakami
Çevirmen: Nihan Önol
İlk yayınladığı sene: 1982

Yayınevi: Doğan Kitap (3. Baskı-2012)
Sayfa sayısı: 353
ISBN: 978-975-991-955-9








Japon edebiyatının tartışmalı ismi Haruki Murakami'nin yayınladığı üçüncü roman olan Yaban Koyununun İzinde, gizem, büyülü bir gerçekçilik ve post modernizmin bir potada eridiği heyecanlı ve sürükleyici bir eser. 

İkinci Dünya Savaşı sonrası Japonya'sının kültürel kimliğinin irdelendiği roman, Amerikan ve İngiliz edebiyatının Japon unsurlarla bezenmiş bir örneğini teşkil ediyor. Japon kültüründe derin izleri olan animizmin izleri bu eseri de çepeçevre sarıyor.

Sigara tiryakisi bir reklamcının, içine kapanık yaşamı, yıllardır görülmemiş olan özel bir koyunun resmini kullanmasıyla değişir ve o koyunun izinde, o güne kadar "sıkıcılığın ta yüreğine, bağrına girmek için çabalayarak" geçirdiği tüm yaşamı bir polisiye romanın gizemi ve gerilimiyle dolar. 

Romandaki hiçbir kahramanın isminin bilinmemesi gibi küçük ayrıntılarla süslenmiş bu roman, gerçekten insanın bir solukta okuyup bitirmeye can attığı, az bulunur sürükleyici eserlerden biri. Haruki Murakami ile tanışmak isteyen okurlar için, yazarın 1000 küsur sayfalık diğer romanlarına elleri gitmiyorsa, bu romanın çok doğru bir seçim olacağını söyleyebilirim: hem yazarın üslubunu çok net bir şekilde ortaya koymak hem de heyecanlı bir okuma deneyimi sağlamak adına yerinde bir seçim olur. Derin felsefi mesajlar içermeden ama yine de okuru satırların satıhtaki anlamının ötesine taşıyan bu roman, özellikle yaz tatillerinde farklı ülke edebiyatlarını tanımak isteyenler için çok yerinde bir tercih olacaktır....

Bu kitabı satın almak isterseniz:



9 Mayıs 2014

İLBER ORTAYLI: İLBER ORTAYLI SEYAHATNAMESİ

Kitap adı: İlber Ortaylı Seyahatnamesi
Yazar: İlber Ortaylı
İlk yayınladığı sene: 2013

Yayınevi: Timaş Yayınları (1. Baskı 2013)
Sayfa sayısı: 304
ISBN: 978-605-08-0856-8










Bir seyahatname İlber Ortaylı gibi bir tarihçinin kaleminden çıkar da tarih içermez mi hiç? Tabii ki bu eser, bir seyahat kitabı olmanın çok ötesinde, tarihle yoğrulmuş ve yazarının zeki ve bir o kadar da keskin yorumlarıyla örülmüş bir yapıt.

Ortadoğu'dan Avrupa'ya, Uzakdoğu'dan Orta Asya'ya 30 ülke, bir o kadar şehir ve bir o kadar da müzenin anlatıldığı, tarihin bilinmeyen ya da az bilinen detaylarıyla ama tarihe yabancı bir okurun bile zevk alacağı bir üslupla yazılmış, acı acı gülümseten cesur yorumlarla dolu bu kitap, lezzetli bir yemek gibi tadını çıkartarak okunmayı hak ediyor. 

İlber Ortaylı'nın çok haklı "bir coğrafya sadece onun doğası, fauna ve florası ve üzerinde kalan anıtlarıyla değil, bizatihi insanoğlunun oradaki macerası ile anlam kazanır" yorumunu teyid eden bu eseri okuyarak o ülkeler ve coğrafyalar hakkında tam kapsamlı bilgi edinmek tabii ki mümkün değil, zaten kitabın amacı da bu değil. Ama bu coğrafyalara seyahat etmeden önce bir kez daha okumak ya da gidip geldikten sonra yaşanan deneyimi pekiştirmek adına tam bir başucu kitabı...

Farklı dünyaların meraklısı gezginler ve geçmişin gizeminin peşindeki tarih meraklıları için çok keyifli bir kaynak olan bu eseri okurken, kulaklarda yine üstad İlber Ortaylı'nın şu sözleri çınlıyor: "tarihi bilelim, ama geçmişin kinini tutmaktan çok, geleceği daha iyi kurmak için"...

Bu kitabı satın almak isterseniz:

6 Mayıs 2014

ALEKSANDR SOLJENİTSİN: KANSER KOĞUŞU

Kitap adı: Cancer Ward
Yazar: Aleksandr Soljenitsin
İlk yayınladığı sene: 1967

Yayınevi: Farrar, Straus  and Giroux (1991)
Sayfa sayısı: 536
ISBN: 978-0-374-51199-9










Sovyet totaliter rejimini en çok eleştiren ve bu nedenle bir yandan rejimle başı hiç dertten kurtulmazken, bir yandan da bu baskıya rağmen eleştirel edebiyat eserlerinden vazgeçmediği için 1970 senesinde Nobel Edebiyat Ödülü'ne layık görülen yazar Aleksandr Soljenitsin'in bu kitabı, günümüzde maalesef içi boşalmak üzere olan "baş yapıt" tanımlamasına gerçek anlamda birebir oturan bir roman. 

1967'de yayınlanan ancak 1968'de Sovyetler Birliği'nde yasaklanan Kanser Koğuşu, aynı zamanda yazarın yaşamından yarı otobiyografik öğeler taşıyor. İsminden de anlaşılacağı üzere, kanser hastalarının tedavi gördüğü Kazakistan'daki bir hastanede geçen roman, 1955'te Stalin sonrası Sovyet toplumunu başarılı bir şekilde ortaya koyuyor. Roman karakterlerinin yaşamları, düşünceleri ve aralarındaki konuşmalarla, toplumsal boyuttaki politika, ahlak ve değerlerle, bireysel boyuttaki ölüm, umut ve özgürlük temaları çok farklı bakış açılarıyla irdeleniyor. Ve eserdeki alegorilerde Sovyet Rusya'sındaki acılar, baskılar ve korkunun güçlü bir eleştirisi yapılıyor.

500 küsur sayfa olan boyutuyla ilk bakışta okuru korkutsa da, romanın satırlarında ilerledikçe insan sayfaların nasıl akıp gittiğini anlayamıyor bile. Bir yandan da, aradan yıllar geçse de, rejimler yıkılıp yeni rejimler ortaya çıksa da, insanoğlunun zalim ve güç odaklı doğasının kötülüğü her ortamda yeşertmeyi başarabildiği acı gerçeğine bir kez daha şahit oluyor okur...

Uzun yıllardır yeni basımı yapılmayan bu baş yapıtı sahaflarda ya da sahafların kurduğu Internet pazarı www.nadirkitap.com'da bulabilirsiniz. Buldunuz mu da mutlaka alın derim, yaşamınızın en etkileyici okuma deneyimlerinden birini yaşayacağınıza garanti verebilirim....

Bu kitabı satın almak isterseniz:



4 Mayıs 2014

OYA BAYDAR: ÇÖPLÜĞÜN GENERALİ

Kitap adı: Çöplüğün Generali
Yazar: Oya Baydar
İlk yayınladığı sene: 2009

Yayınevi: Can Yayınları (1. Baskı 2009)
Sayfa sayısı: 257
ISBN: 978-975-07-1088-9










Yazar Oya Baydar'la okur olarak tanışmam bu kitapla olmuştu. O dönemde, ülkede Balyoz ve Ergenekon fırtınası esiyor, sağdan soldan silahlar, darbe girişimleri, ihanetler mantık ve zeka çerçevesine sığmayacak şekilde fırlıyor ama bizler "görmüyor, duymuyorduk çünkü görüp duyarsak bir şeyler yapmamız gerekeceğini" biliyorduk...

İşte böyle bir ortamda okumaya başladığım Çöplüğün Generali, insanı, 1984 ve Fahrenheit 451 romanları gibi "huzur ve güvenlik uğruna bazı soruları sormaktan vazgeçmiş, razı olmuş"  kurgusal bir toplumun yapışkan ve boğucu karanlığına sürükleyen bir roman.

Kurgusal ama bir o kadar da tanıdık gelen bir ülkenin çöplüklerinde mermiler, bombalar bulunmaya başlar... Öte yandan ülkenin geçmişinde üstü kapatılan, konuşulmayan bir patlama yaşanmıştır. Bir yazar, çöplükteki buluntularla gizemli geçmişin arasındaki olası bağlantı doğrultusunda, olayları anlatan bir roman yazmaya girişir. 

Çöplüğün Generali'ni herhangi bir edebiyat türüyle tanımlama çabaları kanaatimce beyhude: bu bir bilim kurgu değil, bu bir polisiye değil... Tıpkı ülkemizin ne Avrupa ne de Orta Doğu ülkesi olduğu gerçeği gibi, bu kitap da edebiyat türlerinin bir karması ve tıpkı ülkemizin olduğu gibi, tanımlaması zor... Bu nedenle bu eseri, yazıldığı dönemde Türkiye'ye hakim olmuş algı karmaşası ve kumpas girişimlerinin gölgesinde okumak ve değerlendirmek gerekiyor. 

Bu kitabı satın almak isterseniz:


30 Nisan 2014

MARGUERITE YOURCENAR: HADRİANUS'UN ANILARI

Kitap adı: Hadrianus'un Anıları
Orijinal adı: Mémoirs d'Hadrien
Yazar: Marguerite Yourcenar
Çevirmen: Nili Bilkur
İlk yayınladığı sene: 1951

Yayınevi: Helikopter (3. Baskı-2013)
Sayfa sayısı: 319
ISBN: 975-605-5819-04-0








Belçikalı yazar Marguerite Yourcenar'ın okurla 1951'de buluşan bu eserinin çıktığı ilk günden itibaren büyük ses getirmesi ve hem okurlar hem de eleştirmenler tarafından adeta baş tacı edilmesi hiç de tesadüfi değil: ünlü Roma İmparatoru Hadrianus'un kurgusal anılarını içeren bu eser için yazar, 1924'te ilk adımları atmış ve 1948'e kadar kadar üzerinde çalışmış. Dolayısıyla, imparatordan günümüze kalan sınırlı kaynak üzerindeki bu derin çalışma, yazarın tarihi yeniden yorumlayan yaklaşımını son derece gerçekçi kılmış. Tabii üzerine bir de güçlü bir edebi üslup eklenince, ortaya çıkan eser bir "şaheser"e dönüşmüş.

Aslında tarihten biliyoruz ki, Hadrianus kendi otobiyografisini yazmış ama maalesef bu otobiyografi günümüze ulaşmış değil. Marguerite Yourcenar'ın kitabını oluştururken faydalandığı iki temel kaynak ise şu şekilde: dördüncü yüzyıldan kalan ve Latince yazılmış olan Historia Augusta ve Romalı tarihçi Cassius Dio'nun üçüncü yüzyılda yazdığı Historia Romana. Bu güçlü kaynaklar, her ne kadar okuduğu eserin bir kurgu olduğunu bilse de insanı güçlü bir gerçekçilik duygusuyla çepeçevre sarıyor.

Kitap, Hadrianus'un kuzeni ve aynı zamanda halefi olan Marcus Aurelius'a yazdığı bir mektup niteliğinde. Ama bu uzun mektupta, imparator geçmişe dönüyor, yaşadıklarını anlatıyor ama bundan daha da önemlisi yaşama, zafere, yenilgiye, ihanete, güce, ölüme ve yaşamını şekillendiren daha birçok kavrama dair şahsi yorumlarını da paylaşıyor.

Tarihi romanlar içinde çok farklı ve çok özel bir yeri olan bu eseri keşke iktidarda olan ya da iktidarda olmayı arzulayanlar okusalar... Hadrianus'un mu yoksa yazarın mı olduğunu kestirmek güç de olsa, satırlarda gizlenmiş saptama, tavsiye ve öngörüler o kadar güçlü ki... kitapta altı çizilmedik satır kalmayacak kadar çoklar hem de...

Hadrianus'un Anıları'nı Kuzey Ege'deki bir yaz tatilimde, önümde Ege'nin yeşilli mavili manzarası, tepemde zeytin ağacının dalları ve çevremde geveze cırcır böceklerinin ezgileri varken okumuştum. Bu ortamın da etkisiyle muhtemelen, "kitaplıklar kurmak, ilerideki ruhsal kışa yedek erzak biriktirmektir" diyen bu imparatorun anıları bende kolay kolay silinmeyecek bir iz bıraktı.... Böyle derin izler peşinde olanların mutlaka okumasını tavsiye ederim....

Bu kitabı satın almak isterseniz: 

28 Nisan 2014

BURCU PELVANOĞLU-HALE ASAF: TÜRK RESİM SANATINDA BİR DÖNÜM NOKTASI

Kitap adı: Hale Asaf: Türk Resim Sanatında Bir Dönüm Noktası
Yazar: Burcu Pelvanoğlu
İlk yayınladığı sene: 2007

Yayınevi: Yapı Kredi Yayınları (1. Baskı 2007)
Sayfa sayısı: 213
ISBN: 978-975-08-1308-5










Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi araştırma görevlisi Burcu Pelvanoğlu'nun bitirme projesi olarak başladığı ancak biriken bilgiler doğrultusunda kitaba dönüştürdüğü bu eser, sadece Türk resim sanatının meraklıları için değil, aynı zamanda biyografi severler için de çok değerli bir kaynak teşkil ediyor.

Meşrutiyet'ten Cumhuriyet'e uzanan süreçte, sanatın içindeki kadın profilinin konumunu çok net ortaya koyan Hale Asaf'ın yaşamı, aynı zamanda coğrafyamızda bu dönemde kadının ve kadın-sanatçının durumunu da birebir yansıtıyor. Ama bu etiketlerin dışında, Hale Asaf'ın "içinden geldiği gibi yaptığı" resmin sanatsal gücü de irdeleniyor. 

Çok çok genç yaşta, daha 33'ündeyken yaşama veda eden Hale Asaf, bu kitapta eserleriyle, üslubuyla, bu üslubun oluşmasına etken olan bağlantıları ve çevresiyle, yaşamıyla adeta yeniden hayat buluyor. Sanatla ilgilenenlerin çok yakından bildiği bu isim, çok daha geniş çevrelerin de ilgisini hakediyor.

Bu üretken ama bir o kadar da dokunaklı yaşamın satırlarında dolaşırken, eminim tüm okurlar benim gibi fazlasıyla erken sonlanmış bu hayatın etkisinde uzun süre kalacak ve ressamın akıbeti bilinmeyen eserlerinden birine belki rastlarım diye Fransa'ya yolları düşerse, en ücra köşedeki galerilerde Hale Asaf'ın fırça darbelerinin izini süreceklerdir.

Bu kitabı satın almak isterseniz:

http://www.dr.com.tr/kitap/hale-asaf-turk-resminde-bir-donum-noktasi/burcu-pelvanoglu/sanat-tasarim/resim-plastik-sanatlar/urunno=0000000249984


16 Nisan 2014

MARIO VARGAS LLOSA: DON RIGOBERTO'NUN NOT DEFTERLERİ

Kitap adı: Don Rigoberto'nun Not Defterleri
Orijinal adı: Los Cuadernos de don Rigoberto
Yazar: Mario Vargas Llosa
Çevirmen: Peral Bayaz Charum
İlk yayınladığı sene: 1997

Yayınevi: Can Yayınları (1. Baskı-1999)
Sayfa sayısı: 301
ISBN: 975-510-894-7








Latin Amerika edebiyatının Nobel Edebiyat Ödülü sahibi isimlerinden Perulu yazar Mario Vargas Llosa, eserleri kadar, politikadaki aktif mevcudiyeti ve bir başka Nobel Edebiyat ödüllü Latin Amerikalı yazar Gabriel Garcia Marquez'i yumruklamak suretiyle edebiyat magazininde edindiği yeri ile prototip yazar profilinin dışına çıkan aykırı bir sanatçı. 

1960'larda duyulmaya başlayan edebi şöhretini, 2010 senesinde Nobel ile taçlandıran Llosa, kitaplarında Peru toplumu ve kültürü üzerine odaklanmasıyla meşhur olmakla birlikte, ilerleyen senelerde coğrafi etkilenim alanını Bosna, Hırvatistan gibi daha geniş alanlara yaymış bir yazar.

Don Rigoberto'nun Not Defterleri isimli, son dönem eserlerinden biri olan bu kitap ise, yine geleneksel çizgisinde ilerliyor ve Peru'nun Lima kentindeki aile ilişkilerini, bu kez sapkın olarak adlandırılabilecek bir erotizmin ağır bastığı bir çerçevede irdeliyor. Erotizmin boyutunu, üslubu bu kadar sanatsal olmasa, pornografik seviyede olarak tanımlamak bile mümkün hatta. Ancak bu aile ilişkileri esasen romanın sadece yüzeysel çerçevesini oluşturuyor: bir kademe derinde, romandan, her zamanki gibi, toplumsal ve kurumsal eleştiri ve başkaldırı feryatları yükseliyor. Baba, oğul ve üvey anne üçgeni üzerine kurgulanan roman, hayalle gerçeğin birbirine geçtiği tipik bir Latin Amerika edebiyatı örgüsünde ilerliyor.

Mario Vargas Llosa'nın sıradışı dünyasıyla tanışmak isteyenler için, cesur bir ilk adım olarak bu kitabı tavsiye ediyorum.

Bu kitabı satın almak isteyenler için:



11 Nisan 2014

AHMET HAMDİ TANPINAR: BEŞ ŞEHİR

Kitap adı: Beş Şehir
Yazar: Ahmet Hamdi Tanpınar
İlk yayınladığı sene: 1946

Yayınevi: Dergâh Yayınları (30. Baskı 2012)
Sayfa sayısı: 215
ISBN: 978-975-995-244-0










Bazı kitaplara başlarsınız, bitirmeden kalkmazsınız. Kimilerini okur bitirir, sonra yeniden ve yeniden bir kaç kez daha okursunuz. Kimilerini başucu kitabı yapar, aklınıza geldikçe biraz okur, satırlarının altını çizer, bir kenara koyarsınız, belki aylarca ellemez, sonra bir akşam yeniden elinize alır, bambaşka bir bölümünü okursunuz.

Edebiyatımıza "Saatleri Ayarlama Enstitüsü" gibi muhteşem bir klasiği kazandırmış olan güçlü yazarımız Ahmet Hamdi Tanpınar'ın "Beş Şehir"i ise, gezdikçe, öğrendikçe dönüp dönüp okuyacağınız bir kitap. Seyahat etmeyi ama gezerken dört yönlü görmeyi, hissetmeyi ve öğrenmeyi sevenlerdenseniz, "Beş Şehir" sizin olmazsa olmazlarınızdan biri, benden söylemesi....

Yazarın yaşamının belli bölümlerinde ikamet ettiği şehirler olan Ankara, Erzurum, Konya, Bursa ve İstanbul'u tarihinden mimarisine, izlenimlerinden kültürüne dört yönüyle anlatan bu eser, bahsi geçen şehirleri gezip gördükten sonra büyük keyif alarak okuyacağınız bir yapıt. Önce gezip sonra okumak diyorum, çünkü o şehre ayak basmadıysanız, yazarın o çok güçlü tasvirlerle ve yorumlarla sunduğu şehrin güzelliğini tam olarak anlamak mümkün olmuyor. Kendi gözünüzle gördüklerinizi yazarın yorumlarıyla birleştirince ancak ortaya çıkıyor o büyülü deneyim. Bu arada o şehre ayak basmak dediğime de bakmayın: örneğin istediğiniz kadar İstanbul'da yaşıyor olun, eğer zaman ayırıp da yaşadığınız şehri gezmediyseniz, geçmişini tanımak için yüzyıllar öncesinden kalan camilerinde, avlularında, sokaklarında dolaşmadıysanız, yazarın anlattığı İstanbul'la ortak bir payda bulmanız hayli zor olacaktır...

"Beş Şehir" kolay okunan, hızla akan bir yapıt değil. Okurken de emek gerektiriyor. Özellikle çok güçlü tasvirlerin ardından bir es vermek, o tasviri gözünüzde canlandırmak ve duyumsamak ihtiyacını yaratıyor. Beş Şehir bir seyahatname değil, bir tarihi inceleme değil, şehirler üzerine bir deneme yazısı hiç değil; esasen bu kitap bunların hepsi...Konya'yı okurken hoyrat ve şehevi II. Keykubad'ın yaşadıklarını ve dönemin örflerini öğreniyorsunuz... İstanbul'u okurken geçmişten geriye kalanların herşeye rağmen bu kadar az olmasına sebebiyet veren ahşap mimarinin gerekçelerini anlıyorsunuz... Bursa'yı okurken kaybedilen ağaçların ardından bir çevrecilik felsefesi ile karşılaşıyorsunuz.... Bir kaç sayfa sonra, tarihin derinliklerinden Yahya Kemal'i "garson lütfen suyu da yıkayınız" sözüyle Abdülhak Şinasi'nin titizliğini vurguladığı kebapçıda buluyorsunuz... Kısacası sadece şehir şehir değil, asır asır da geziyorsunuz Beş Şehir sayesinde...

Türkiye sevdası gezginlere ve tarih meraklılarına bu büyük ustanın eserini gönülden tavsiye ediyorum....

Bu kitabı satın almak isterseniz:

9 Nisan 2014

NECİB MAHFUZ: MİRAMAR

Kitap adı: Miramar
Orijinal adı: Miramar
Yazar: Necib Mahfuz
Çevirmen: Suat Ertüzün
İlk yayınladığı sene: 1967

Yayınevi: Turkuvaz Kitap (1. Baskı-2010)
Sayfa sayısı: 174
ISBN: 978-605-5596-82-8








1988 senesinde Nobel Edebiyat Ödülü'ne layık görülen ünlü Mısırlı yazar Necib Mahfuz'un en ünlü eseri Kahire Üçlemesi olsa da, Miramar, her zamanki Necib Mahfuz sembolizmiyle yoğrulmuş sıcacık bir öyküyü anlatmasıyla bende ayrı bir yere sahip bir roman. Belki de Yeşilköy Sahil Caddesi'nde 40 yılı aşkın süredir aile pansiyonu olarak işletilen, daimi sakinleri olan pansiyonun içindeki yaşamı önünden her geçtiğimde çok merak etmiş olmam da bu kitaba duyduğum özel ilginin asıl nedeni olabilir. 

1960'ların İskenderiye'sinde Yunanlı bir kadının işlettiği Miramar isimli pansiyonda yaşayanların hikayesini anlatan roman, bir yandan bireysel öykülere odaklanırken, bir yandan da devrim sonrasında Mısır'daki toplumsal değişimi yansıtıyor. Pansiyonda çalışan güzel, çalışkan ama eğitimsiz Zühre'nin ilgisini çekmeye çalışan pansiyon sakinlerinin gözünden aynı olayları farklı farklı yorumlarla aktaran roman, bir yandan da modernleşme sancıları çeken Mısır'ın çıkmazlarını ortaya koyuyor.

Arap edebiyatının varoluşçu sesini müthiş bir lirizm eşliğinde duyuran Necib Mahfuz'la henüz tanışmadıysanız, ilk adımı bu kitapla atmanızı öneririm: sürükleyici, sıcacık ama bir o kadar da siyasi vurguyla dolu bu roman sizi hayal kırıklığına uğratmayacaktır.

Bu kitabı satın almak isterseniz:



8 Nisan 2014

AHMET ÜMİT: PATASANA

Kitap adı: Patasana
Yazar: Ahmet Ümit
İlk yayınladığı sene: 2000

Yayınevi: Doğan Kitap (20. Baskı 2006)
Sayfa sayısı: 402
ISBN: 975-293-051-4










Edebiyatımızın ünlü polisiye yazarı Ahmet Ümit'in yayınlanan üçüncü romanı olan Patasana bence kendisinin en başarılı, en sürükleyici, en etkileyici eseri. Bu görüşümde muhtemelen bu kitabı okuduğum dönemdeki olaylar ve ruh halim de etkilidir... Esasen, okuduklarımızı ruhumuzun kütüphanesine yerleştirirken, okurkenki yaşamımızın, duygularımızın, ruhumuzdaki dingin ya da sert esen rüzgarların etkisini nasıl yadsıyabiliriz ki?...

Patasana, günümüz ve geçmişin birbirine dolandığı/dolaştığı bir eser: olayın polisiye boyutu günümüzde geçiyor. Bir arkeoloji kazısı sırasında bir cinayet işleniyor ve günümüzdeki olaylar, kazının yapıldığı coğrafyadaki çağdaş toplumsal sorunları da es geçmeden, bu cinayetin çözümü üzerine odaklanıyor. Ama bir de Hitit sarayında görevli saray yazmanı Patasana'nın yazdığı tabletler var. Kitabın bir bölümü günümüzdeki cinayeti anlatırken, müteakip bölümü ise bu Hitit tabletini aktarıyor. Her bir bölümün başlangıç cümlesi, bir önceki bölümün kapanış cümlesindeki kavramla başlıyor. Günümüz ve geçmiş arasındaki bağlantı da bu şekilde kuruluyor. 

Tarihsel örgüsüne rağmen tabii ki bu tarihi roman ya da inceleme değil... Toplumsal sorunlara değinmesine rağmen tabii ki bu bir deneme yazısı değil... Bu bir polisiye... Her zamanki gibi son anına kadar katili bulmakta zorlandığınız, tarihsel esintilerle süslenmiş, sürükleyici bir polisiye... Halen okumadınızsa, hemen okunacaklar listesine eklemekte fayda var....

Bu kitabı satın almak isterseniz:

http://www.dr.com.tr/Kitap/Patasana/Ahmet-Umit/Edebiyat/Roman/Polisiye/urunno=0000000126030

3 Nisan 2014

FRANZ KAFKA: DAVA

Kitap adı: Dava
Orijinal adı: Der Process
Yazar: Franz Kafka
Çevirmen: Ahmet Cemal
İlk yayınladığı sene: 1925

Yayınevi: Can Yayınları (12. Baskı-2010)
Sayfa sayısı: 230
ISBN: 978-975-510-925-1








Franz Kafka'nın 1914 senesinde yazdığı ama yayınlanması 1924'ü bulan, 1962'de Orson Welles yönetmenliğinde Anthony Perkins, Jeanne Moreau, Romy Schneider gibi güçlü sanatçılar eşliğinde beyaz perdeye uyarlanan bu ünlü eserini okuduğum günlerde, ülkemizde Balyoz ve Ergenekon davalarının bir kasırga gibi esiyor olması sanırım hayli acı ve hayli güçlü bir tesadüftü.

İngilizce'ye giren  ve "Kafka romanlarındaki gibi bunaltıcı ve kabus dolu" olarak Türkçeleştirebileceğimiz "kafkaesque" kelimesine öncülük eden romanların başında gelen Dava, gerçekten de üzerine üzerine gelen bürokrasi karşısında insanın umarsız, çaresiz kalmasını, kendisini ufacık ve etkisiz hissetmesini iliklerinize kadar hissettirten bir roman.

Kahramanımız Joseph K. otuz yaşına girdiği sabah, kaldığı pansiyona gelen iki devlet görevlisi tarafınca tutuklanır ama bu garip bir tutuklamadır çünkü yaşamı "görünüşte" aynen devam etmektedir, hapse atılma gibi bir durum söz konusu değildir. Suçunun ne olduğunu bilmez, kimseden de öğrenemez. Etrafı da onun tutuklandığını bilmekte ve bundan kurtulması için çeşitli tavsiye ve baskılarda bulunmaktadır. Masumiyetinden emin olan kahramanımız mahkemede süren davaya da katılır ama mahkeme bildiğimiz mahkeme değildir. Otuz bir yaşına girdiği gün sona eren öykü, gerçekten de öyle böyle değil, tam bir kabus, hatta karabasan...

Okurken, ülkemizde yaşananlarla paralellikler kurmadan edemediğim, acaba bu kitabı okuyup esinlendiler de mi bunları yaşıyoruz diye sorgulamaktan kendimi alamadığım bu eseri, eğer ruh haliniz böyle bir karabasanı kaldıracak kadar güçlüyse çok tavsiye ediyorum... Ya da bırakın bence ruh halinizi, bu karabasanın gerçeğe dönüşmüş halinde halen yaşamakta olan onlarca, yüzlerce kahramanımız varken, bence bir görevmişcesine okuyun... Bazen sorgulamak acıtır ama her halükarda güçlendirir.....